BAUMAN ile Sosyolojik Düşünmek

“Sosyoloji, gündelik yaşamlarımızda nasıl hareket ettiğimizi inceleyen, bunları ve ek etmenleri tespit edip onların hepsini aşacak bir haritada konumlandıran disiplinli bir mercek setidir.” Kitabın en yol gösterici ifadelerinden biri olduğunu düşündüğüm bu sözden yola çıkarak söyleyebilirim ki sosyolojinin amacını, niteliğini, hayatımızdaki fenomenlerin farklı açılardan anlamlarını günlük hayattan basit örneklerle açıklayıp sosyolojinin bir bilim dalı olduğunu adım adım kanıtlıyor bize Bauman. Üç ayrı bölümde ele aldığı konuları, her başlıkta farklı kavramlar üzerinde durarak açıklayıp çeşitli güncel örnekler sunarak keyifli, akıcı ve biz yeni başlayanlara yardımcı olacak nitelikte anlaşılır, sade bir dil kullanarak anlatıyor.


Bu kavramla tanıştığım andan itibaren, her yeni ders veya etkinlikten sonra heyecanla gerçekleştirebilmek için çaba sarf ettiğim bir eylemdi sosyolojik düşünmek. Çok fazla okumalı çok fazla konuşmalı ve çok fazla gözlemlemeliydim. Çünkü artık sıradan bir insan değil bir sosyolog adayıydım. Kendi mevcut konumum dışında bambaşka pencerelerden topluma bakabilmeyi öğrenmeliydim. Görünenin arkasındaki görünmeyeni fark edebilecek yetiye kavuşmalıydım. Ancak böyle sosyolojik bir bakış kazanabilirdim. Öylesine germiş ve öylesine içsel bir mücadeleye sokmuştum ki kendimi, öğrendiğim her şeyi zihnimin bir kenarına sıkıştırmış, bir yerlerde karşıma çıkmasını ve işime yaramasını bekliyordum adeta.


Sosyoloji bölümüne başladığımdan beri sürekli bir açıp bir kapayıp okumayı ertelediğim bu kitaba, son sayfalarına yaklaştıkça yoğun mahcubiyet duyguları içinde veda ettim. Her yeni sayfada bölüm derslerinde konuşulan konuları anımsadıkça senenin tüm bilgilerini pekiştirdiği hissinin verdiği haz, tekrar tekrar dönüp okumamı sağladı. Evde ailemi, iş yerinde çalışanları ve müşterileri, trafikte sürücüleri ve yayaları parkta çocukları, sosyal medyada dolanırken gündemde olan her şeyi vs. gibi bulunduğum her ortamı artık daha farklı gözlerle sorgulamaya başlamıştım. Yani Bauman’ın hedefi doğrultusunda ilerliyordum artık; kavrayışımın ufuklarını genişletiyordum.


Kitabın temelde anlatmaya çalıştığı şey özgürlük arayışımız doğrultusunda gösterdiğimiz çabadır. Özgürlük ve bağımlılık kavramları altındaki açıklama ve yorumlar en dikkatimi çeken ve ilgimi yoğunlaştırdığım kısımdı. “Seçme özgürlüğü bize ne tercihlerimiz doğrultusunda hareket etme özgürlüğünü ne de arzuladığımız hedeflere ulaşma özgürlüğünü garanti eder. Özgürce hareket edebilmek için, özgür irade fikrinden daha fazlasına ihtiyacımız vardır.” Seçebilmek, eleştirip tartışabilmek, yapabilmek… özgürlük dediğimiz durumu birkaç fiile atfetmiş ve bunları gerçekleştirebildiğimiz ölçüde özgür olduğumuza inandırmışız kendimizi. Oysa kelimenin anlamına baktığımızda bile “engellenmeden veya sınırlandırılmadan” vurgusu yapılmış temelde. Bu aşamada Bauman’ın sorusu beliriyor kafamda: gerçekten özgür müyüz? Sınırlandırılmadan tercihlerde veya davranışlarda bulunabiliyor muyuz?

Özgürce hareket ettiğimizi, kararlar aldığımızı düşündüğümüz noktalarda bile toplumda bizi lokalize eden, pek çok şeye bağımlı kılan ve bağımlılıklara karşı koyamadığımız -karşı koyamamanın nedenleri olarak dışlanmamak, kabullenilmek gibi pek çok unsur sıralanabilir- birçok faktörle karşı karşıya kalırız. Bahsedilen kolej örneği somutlaştırmak adına çok faydalı oluyor. Bir koleje gitmek isteriz ama bizim gibi gitmek için çalışan onlarca aday daha vardır. Bu yüzden karşı koyamayacağımız ilk bağımlılık unsuruyla yüzleşiriz: Bir rekabet başlar. Kolej daha köklü ve bilindik çevrelerden olan adaylara öncelik verme eğiliminde olabilir. Ya da maddiyat, ayrıcalıklar, fiziksel farklılıklar vs. gibi etmenler isteğimiz karşısında engeller yaratabilir. İşte özgürlük ve bağımlılık ilişkisi tam da bu noktada vuku bulur. Bir şeyi istemek, seçmek; bu şey için çabalamak, harekete geçmek özgür bir irade ile mümkündür.


Ama karşılaştığımız engelleri düşündüğümüzde, özgür bir biçimde seçim yapabiliyor fakat seçimlerimizi ya yaşayamıyor ya da belli şartlara tabii tutularak -bağımlı olarak- yaşıyoruz. Dolayısıyla eylemi gerçekleştirmek sadece bir istek olmakla sınırlı kalıyor. Bu da bizi tam anlamıyla özgür kılmıyor. Bu noktada kitabın yön verdiği “Sosyolojik düşünmek özgürlük davasına hizmet eder” düşüncesinden hareketle, yaşantımızda sadece seçebilme özgürlüğünün yetersizliğine karşı koyabileceğimize dair inanca sahip oluyorum.


Daha sonraki bölümlerde bağımlılıklarımı daha net fark etmiş oldum ve böylelikle ötekilerle kurduğum etkileşimleri, grup aidiyet meselelerini, biz ve onlar kavramlarını özellikle irdeledim. Hepsi beni, duygu karmaşası ile dolu aidiyet sorgulama rutinime kaptırdı. Kitapta okurken dersler sonrasında ve de kültür, aile, toplumsal cinsiyet vb. konularından sonra oturup bir süre düşünmüştüm; içine doğduğumuz toplumla, aileyle olan bağımızı ve beraberinde ötekiler, onlar (dış gruplar) ile olan ilişkilerimizi. Çizilmiş belli sınırların içini vatan, memleket bilmek, o sınırların ardını yabancı saymak, oralarda güvensiz hissetmek… Hiç tanımadığımız insanlarla aramızda var edilen farklılıklar -bu farklılıkların kaba ifadesi ırkçılığı oluşturuyor sanırım- uzaklıklar… İç ve dış gruplar arasında olağan olan bu çatışmaların yarattığı hissiyatı sosyolojik düşünme gözünden incelediğimde yaşadığım karmaşıklıktan biraz daha arınmış vaziyette buldum kendimi. “Referans grupları, kültürler, toplumsal bağlamlar ve topluluklar süreç içinde buhar olup uçar. Taşıdığımız kimliğe ve kendimizi görme şeklimize bıraktığı etki azalmaz, inkar edilir veya görmezden gelinir.” Bu alıntı da yönümü şu şekilde belirledi: Yaşatılan durumların insanoğlunda bıraktığı etki, düşünce ve ilişkiler boyutunun- Weber’in zihniyet dönüşümü yaklaşımından istifade edilebilir- değişimi ile aşılabilir.

Sonlara doğru yaklaştıkça fark ettim ki sosyoloji, toplumsal sorunlara çözüm üretir şeklinde bir yanılgı hakimmiş zihnimde. Bir bilim dalı olması hasebiyle “bu nedenden dolayı, bu şöyledir” gözlemlemelerinin yanında “şöyle yapılmalı” gibi, sosyolojinin bizleri kesin bir çözüme yönlendirmesini bekliyor oluyoruz. Bauman bunu, yorumsal olan ile açıklayıcı olan arasında, olasılıklara açık bir biçimde hareket edilir şeklinde ifade etmişti. Bu olasılıklar bizlere yön verir, sorgulatır, harekete geçirir. Çözüm odaklı bilgiler savuran bir disiplin olsaydı insanı en asli eylemlerinden, düşünmekten, sorgulamaktan uzaklaştırırdı. Ama sosyoloji bizlere düşün, sor, sorgula der. Bunlar doğrultusunda hazırlandığımız her türlü değişime, dönüşüme öncülük eder. Bizlere sunduğu sorgulama yöntemleri sayesinde empatiye ve hoşgörüye yönelten kavrayışlar kazandırır.

Sosyolojik düşünmenin amacını ve aracını her adımda açıklayan kitapta belki de en çok sevdiğim bu yorum doğrultusunda, sonuncu favori alıntım ile son veriyorum sözlerime: “Sosyolojinin beşerî yaşama ve insanlar arasındaki ortak varoluşa vermeye hazır olduğu en büyük hizmet, ortak özgürlüğün en temel koşulu olarak bizi birbirimizi anlamaya ve kendimizi çevremizle birlikte kabul etmeye teşvik etmesidir.”

-Ayşenur Ergin