ÇALIŞMAK: KISITLI ÖZGÜRLÜK

İnsan hayatı boyunca çalışır. Emeklemeye, yürümeye, okumaya... Bu çalışma hayatı ilk başlarda insanın kendi hak ve istekleriyken sonrasında bir yükümlülük olur. İnsanın kendi yaşamını sürdürebilmesi için çalışması gerekir ve çalışarak kendi yaşam standartlarını belirler.

Kendi tarlasında çalışarak ektiği kadarını biçip tüketerek yaşamına devam eden insan ile kendi doğasından uzakta boyunduruk altında para kazanmak için çalışan insanın çalışma zorunluluğu bir değildir. En başından beri böyle olmayan bu duruma üretim biçiminin değişmesiyle ortaya çıkan Marx’ın tabiriyle ‘yabancılaşma’ sebep olmuştur. Bir işi yapmak zorunda olmak ise kişinin özgürlüğünü kısıtlar. Fakat günümüzde bu durum olağan bir hâl aldığı için pek fark edilmez. Çünkü işsiz kalma korkusu işin şartlarını, güvencesini, saatlerini sorgulamadan kabul etmeye neden oluyor.


Çalışıp para kazanmak ve haftada bir gün tatil olması Nazi kampındaki tutsaklara verilen tatil gibi ödül sayılabilir ancak herkes emeğinin karşılığını alabiliyor mu veya emekleri sömürülüyor mu muğlak. Varsayalım ki emeğinin karşılığını tam olarak alabilen, ekonomik özgürlüğü olan bir insan günlük çalışma süresini bitirdiğinde kalan sürede dinlenerek kendisini sadece ertesi iş gününe hazırlayabilir. Hafta sonu tatili de benzer şekilde olacaktır hatta çalışan kişi kadınsa bu sefer de evdeki yükümlülüklerinden dolayı hiç dinlenemeyecektir. Bu durumda ekonomik özgürlük kazanılsa da sosyal hayatın akışı ve kendini geliştirme gibi süreçler büyük ölçüde kısıtlanır.

Emek sömürüsü üzerine kurulmuş bu düzende çalışmaya ücretli kölelik, göz boyayan ekonomik özgürlüğe de tutsaklık denilebilir. Rousseau’nun “İnsanın özgürlüğü istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır.” sözü her şeyi özetler niteliktedir.

-Başak Uygur